Thomas Levenson’un yeni kitabı A Pox on Fools, bugün internette yoğun biçimde görülen aşı karşıtı söylemlerin yeni olmadığını, aşıların tarihi kadar eski köklere dayandığını anlatıyor. Yazar, bu söylemleri kitabın alt başlığında da işaret ettiği üç grupta topluyor: gerçek inananlar, çıkar sağlayanlar ve sinikler. Ortaya atılan iddialar farklı dönemlerde farklı biçimler alsa da ortak nokta değişmiyor: aşı karşıtı argümanlar yanlış bilgiye dayanıyor, topluma zarar veriyor ve halk sağlığı açısından katlanılması zor sonuçlar doğuruyor.
Kitabın aktardığı çerçeve, 18. yüzyılın başına uzanıyor. O dönemde Batı dünyasından bazı isimler, Osmanlı kadınlarından ve köleleştirilmiş bir Afrikalıdan çiçek hastalığına karşı uygulanan inokülasyon yöntemlerini öğrendi. Enfeksiyon hastalıkları o yıllarda açık ara en büyük ölüm nedeniydi. 19. yüzyılda bebeklerin yaklaşık yüzde 40’ı, 5 yaşına gelmeden enfeksiyonlar nedeniyle hayatını kaybediyordu. Geçmişte ortalama yaşam süresinin düşük görünmesinin temel nedeni de buydu: insanlar yetişkinliğe ulaştığında çoğu zaman daha uzun yaşayabiliyordu, ancak çok sayıda küçük çocuğun erken yaşta ölmesi ortalamayı sert biçimde aşağı çekiyordu.
1721’de Londra ve Boston’da çiçek hastalığı salgınları patlak verdiğinde, Lady Mary Wortley Montagu ile Cotton Mather kendi şehirlerinde inokülasyon kampanyaları başlattı. Bu yöntem, çiçek hastalığını hafif geçiren bir kişideki lezyondan irin alınmasını, aşılanacak kişinin kolunda küçük bir kesi açılmasını ve bu irinin kesiye sürülmesini içeriyordu. Bugünün standartlarıyla bakıldığında ilkel görünebilen bu yaklaşım, o günün ölümcül koşullarında eldeki en önemli koruma araçlarından biriydi.
Ancak tepki neredeyse anında geldi. Karşı çıkanların bir kısmı, hastalanacak ve ölecek kişilerin kaderine müdahale etmenin ahlaken yanlış olduğunu savunuyordu. Buna göre bu yetki yalnızca Tanrı’ya aitti; hastalığın seyrini değiştirmeye çalışmak ise ilahi iradeye karşı gelmek anlamına geliyordu. Bu bakış açısı, kibir ve küfür olarak tanımlanıyordu. Levenson’un dikkat çektiği alt metin ise daha çarpıcı: yüksek bulaşıcılığa sahip bir hastalığa yakalanmak, günahın ilahi cezası gibi görülüyor; hastalıktan kaçınmanın yolu da tıbbi önlem almak değil, erdemli bir yaşam sürmek olarak sunuluyordu.

Bu yaklaşımın günümüzdeki aşı karşıtı söylemlerle benzerliği dikkat çekiyor. Bilimsel bir müdahalenin “doğal düzene” aykırı olduğu, hastalığın ahlaki ya da manevi bir çerçevede açıklanabileceği, bireysel erdemin toplumsal korumadan daha önemli olduğu gibi düşünceler yüzyıllardır tekrar ediyor. İnternet ve sosyal medya bu görüşlere yeni bir hız ve erişim kazandırmış olabilir, ancak anlatının çekirdeği yeni değil. Kitap da tam olarak bu sürekliliğe odaklanıyor: teknoloji değişse de yanlış argümanların dili ve yapısı büyük ölçüde aynı kalıyor.
Levenson’un sınıflandırması bu nedenle önemli. “Gerçek inananlar” başlığı, yanlış olduğuna içtenlikle inanılmayan ama doğru kabul edilen söylemleri kapsıyor. Bu gruptakiler, aşıların tehlikeli olduğu ya da gereksiz olduğu düşüncesini samimiyetle savunabiliyor. Ancak samimiyet, argümanı doğru kılmıyor. Tarihsel örnekler de gösteriyor ki bulaşıcı hastalıklar karşısında bilimsel önlemleri reddetmek, bedeli çok ağır olabilen sonuçlara yol açabiliyor. Özellikle enfeksiyonların çocuk ölümlerinde belirleyici olduğu dönemlerde bu tür fikirler yalnızca bireysel tercih olarak kalmıyor, doğrudan yaşam süresi ve toplum sağlığı üzerinde etkili oluyor.
İkinci grup olan çıkar sağlayanlar, aşı karşıtı hareketlerin yalnızca ideolojik bir zeminde büyümediğini hatırlatıyor. Korku, sağlık alanında her zaman güçlü bir araç oldu. İnsanların çocukları ya da kendi bedenleriyle ilgili kaygıları, kolayca ekonomik ya da sosyal kazanca dönüştürülebiliyor. Levenson’un çerçevesinde bu grup, yanlış bilgiyi yalnızca benimsemekle kalmayan, ondan fayda üreten aktörleri de görünür hale getiriyor. Bu nokta, günümüzde dijital platformlarda dolaşıma sokulan içeriklerle birlikte daha anlaşılır hale geliyor: yanlış bilgi çoğu zaman yalnızca yanlış olduğu için değil, birine fayda sağladığı için de yayılıyor.
Üçüncü grupta yer alan sinikler ise meseleye daha hesapçı bir yerden bakıyor. Burada amaç, hakikati aramak ya da kamu sağlığını korumak değil; kurumlara olan güveni aşındırmak, siyasi ya da kültürel fayda elde etmek ve tartışmayı araçsallaştırmak. Aşılar bu durumda yalnızca bir hedef değil, daha geniş bir güvensizlik iklimi yaratmanın aracı haline geliyor. Bu da aşı karşıtı söylemleri sadece tıbbi bir yanlış bilgi sorunu olmaktan çıkarıp toplumsal ve siyasal bir meseleye dönüştürüyor.

Kitabın öne çıkardığı temel nokta, aşı karşıtlığının modern çağın beklenmedik bir sapması olmadığı. Çiçek hastalığına karşı ilk koruyucu girişimlerden itibaren benzer itirazlar yükseldi: doğaya müdahale edildiği, ilahi düzene karşı gelindiği, görünmeyen risklerin alındığı ya da ahlaki bozulmanın tıbbi araçlarla gizlendiği iddia edildi. Bugün bu argümanlar farklı kelimelerle ifade ediliyor olabilir, ancak yapısal olarak geçmişteki örneklerle güçlü benzerlik taşıyorlar. Bu süreklilik, yanlış bilginin yalnızca teknik bir iletişim sorunu değil, derin kültürel ve psikolojik kökleri olan bir olgu olduğunu gösteriyor.
Stanley Plotkin’in 93 yaşında yaptığı ve “bu kadar uzun yaşamış olmaktan pişman olmaya başladım, çünkü aşağı gidiyoruz” anlamına gelen çıkışı da bu arka plan içinde daha çarpıcı hale geliyor. Kariyeri boyunca birçok aşının geliştirilmesinde rol almış bir bilim insanının bu hayal kırıklığı, yalnızca bugüne değil, uzun bir tarihsel döngüye işaret ediyor. Bilimsel ilerleme, toplumun onu otomatik olarak kabul edeceği anlamına gelmiyor. Koruyucu sağlık uygulamaları etkisini kanıtlasa bile, onlara yönelen direnç yeni biçimlerde yeniden ortaya çıkabiliyor.
A Pox on Fools bu nedenle yalnızca geçmişi anlatan bir tarih kitabı değil; güncel tartışmaların kökenlerini anlamaya çalışan bir çalışma olarak öne çıkıyor. Çiçek hastalığı dönemindeki itirazlardan bugünün çevrimiçi dezenformasyon ortamına uzanan çizgi, aşı karşıtlığının tesadüfi değil, tekrar eden bir düşünme biçimi olduğunu ortaya koyuyor. Kitabın sunduğu tarihsel perspektif, aşılarla ilgili yanlış iddiaların neden bu kadar kalıcı olduğunu anlamak açısından önemli bir çerçeve sağlıyor: sorun yalnızca bilgi eksikliği değil, inanç, çıkar ve hesapçılığın uzun süredir iç içe geçtiği bir yapı.

