Britanya ve İrlanda’daki megalitik anıtlar arasında en çok Stonehenge öne çıksa da, Calanais, Newgrange, Avebury ve Devil’s Arrows gibi başka önemli yapılar da bulunuyor. Bunlar arasında Devil’s Arrows, Britanya’daki en yüksek dikili taş hizalaması olarak biliniyor. Buna rağmen, bu anıttaki taşların tam olarak nereden geldiği bugüne kadar net biçimde ortaya konamamıştı. Yeni bir çalışma ise bu belirsizliği önemli ölçüde azaltıyor.
Proceedings of the Royal Society A: Mathematical, Physical and Engineering Sciences dergisinde yayımlanan araştırmaya göre Devil’s Arrows taşları, anıtın bulunduğu yerden 18 kilometre uzaklıktaki bir kaynaktan getirildi. Araştırmacılar ayrıca bu dev blokların buzul hareketleriyle sürüklenmediğini, insanlar tarafından taşındığını doğruladı. Bu sonuç, Neolitik dönemde toplulukların büyük ölçekli taş taşıma konusunda sanılandan daha iddialı projelere giriştiğini gösteriyor.
Çalışmaya göre söz konusu taşların her biri yaklaşık 25 ton ağırlığında. Araştırmacılar, Yorkshire bölgesinde yaşayan Neolitik toplulukların bu kadar büyük taşları uzun sayılabilecek bir mesafede hareket ettirmiş olduğunu belirtiyor. Bu da Devil’s Arrows’u yalnızca yerel bir taş dizilimi olmaktan çıkarıp, planlama, iş gücü ve ritüel amaçlı mekân inşası açısından çok daha dikkat çekici bir örneğe dönüştürüyor.
Bilim insanları, Britanya’daki megalitik yapıların kökenini anlamak için son yıllarda taşların jeokimyasal ve mineralojik özelliklerini karşılaştıran analizlere ağırlık veriyor. Stonehenge bu yaklaşımın en bilinen örneklerinden biri oldu. Yapının farklı taş gruplarının hangi bölgelerden geldiğini ortaya koyan çalışmalar, büyük anıtların malzeme tedarik ağlarına dair daha net bir tablo oluşturdu. Devil’s Arrows üzerine yapılan yeni inceleme de aynı genel araştırma çizgisinin bir parçası olarak öne çıkıyor.

Stonehenge için daha önce yapılan bir 2019 çalışması, iç halkayı oluşturan 42 bluestone’un batı Galler’den geldiği sonucuna ulaşmıştı. Buna karşılık dış çemberdeki sarsen taşlarının kaynağı, Stonehenge’e çok daha yakın bir bölge olarak belirlenmişti. Bu taşların, Stonehenge’in 25 ila 30 km kuzeyindeki Marlborough Downs’tan geldiği anlaşılmıştı. Burası Birleşik Krallık’taki en büyük sarsen yoğunluğuna sahip alanlardan biri olarak tanımlanıyor.
Bu tür bulgular, megalitik toplumların yalnızca yakındaki malzemeleri kullanmadığını, bazı durumlarda taşları oldukça uzak bölgelerden seçtiğini gösteriyor. Bu da taş seçiminin yalnızca pratik nedenlerle değil, kültürel, sembolik ya da törensel gerekçelerle de şekillenmiş olabileceğine işaret ediyor. Devil’s Arrows için ulaşılan yeni sonuç da benzer biçimde, taşların kaynağının kasıtlı olarak seçildiğini düşündürüyor.
Araştırmanın dikkat çekici yönlerinden biri, uzun süredir devam eden “insan mı taşıdı, buzul mu getirdi” tartışmasına daha net bir yanıt sunması. Britanya’daki bazı megalitik taşlar için zaman zaman buzulların doğal taşıma mekanizması olarak rol oynamış olabileceği öne sürülüyordu. Özellikle Stonehenge bluestone’ları bağlamında, taşların en azından yolun bir kısmında buzul hareketleriyle güneye taşınmış olabileceğini savunan bir görüş bulunuyordu.

Buna karşılık başka araştırmacılar, bu taşların insanlar tarafından hareket ettirildiğini savunuyor. Ancak bunun tam olarak hangi yöntemlerle yapıldığı hâlâ kesin olarak açıklanmış değil. Ahşap kızaklar, silindirler, halatlar, yağlanmış yüzeyler ya da mevsimsel zemin koşullarından yararlanılması gibi çeşitli olasılıklar akademik tartışmalarda yer alsa da, mevcut çalışma bu tekniklerden herhangi birini kesinleştirmiyor. Onun yerine, Devil’s Arrows örneğinde doğal buzul taşınımı yerine insan emeğinin belirleyici olduğunu ortaya koyuyor.
Bu sonuç, Neolitik Britanya topluluklarının örgütlenme kapasitesine dair önemli bir pencere açıyor. Yaklaşık 25 tonluk birkaç taşı 18 km boyunca taşımak; güzergâh planlaması, büyük insan gruplarının koordinasyonu ve muhtemelen uzun süreli hazırlık gerektiren bir iş anlamına geliyor. Dolayısıyla bu anıtlar yalnızca mühendislik başarısı değil, aynı zamanda toplumsal iş birliğinin ve ortak inanç sistemlerinin fiziksel yansımaları olarak da değerlendiriliyor.
2024 yılında aynı araştırma çizgisinde dikkat çeken başka bir bulgu daha elde edilmişti. Anthony Clarke’ın ortak yazarları arasında bulunduğu bir çalışma, Stonehenge’deki Altar Stone’un kökeninin daha önce düşünüldüğü gibi Galler değil, İskoçya’nın en kuzeydoğu ucundaki Orkney bölgesi olduğunu göstermişti. Bu sonuç, Stonehenge’in taş tedarik ağının düşünüldüğünden daha geniş bir coğrafyaya yayıldığını ortaya koymuştu.
Devil’s Arrows araştırması, bu daha geniş tablo içinde özellikle kuzey İngiltere’deki anıtların da ayrıntılı biçimde incelenmesi gerektiğini hatırlatıyor. Güney İngiltere ve İskoçya’daki bazı ünlü alanlar uzun süredir yoğun ilgi görse de, Devil’s Arrows gibi anıtlar görece daha az çalışılmış durumda. Oysa yeni bulgular, bu yapıların da Neolitik dönemin kutsal peyzajlarını anlamada en az daha tanınmış örnekler kadar önemli olabileceğini gösteriyor.
Sonuç olarak çalışma, Devil’s Arrows’un sıradan bir yerel taş dizilimi olmadığını; bilinçli taş seçimi, uzun mesafeli nakliye ve güçlü toplumsal koordinasyon gerektiren büyük bir anıtsal proje olduğunu ortaya koyuyor. Taşların 18 km uzaktan insanlar tarafından getirildiğinin doğrulanması, Britanya’daki megalitik mimarinin ardındaki emek ve organizasyon düzeyine dair anlayışı daha da derinleştiriyor. Aynı zamanda, henüz tam çözülememiş olan tarihöncesi taş taşıma yöntemleri konusundaki tartışmanın da gelecekte yeni çalışmalarla süreceğine işaret ediyor.

